Bizimle iletişime geçin

GÜZEL BİR DÜNYA

Dünyaca ünlü savaş fotoğrafçısı Coşkun Aral ile kendisini konuştuk. Aral, “Güzel bir dünya, dünyalık yapmaktan çok daha önemli ve öncelikli oldu bana. Yalnız olmadığımı bilmek......

22.05.2018 / 1134 Görüntüleme

Güzel Bir Dünya
 
Dünyaca ünlü savaş fotoğrafçısı Coşkun Aral ile kendisini konuştuk. Aral,
“Güzel bir dünya, dünyalık yapmaktan çok daha önemli ve öncelikli oldu bana.
Yalnız olmadığımı bilmek.Asla demeden hayatta her şeyin başınıza
gelebileceğine inanmak bence en önemlisi’’ dedi. Ve tüm samimiyetiyle
sorularımızı cevapladı.
 
Coşkun Aral kimdir? Siz kendinizi nasıl tarif edersiniz?
Coşkun Aral, herhangi olağanüstü özelliği olmayan bir insan. Kainatta var olan, görebildiği, fark ettiği her canlıya değer veren, insana göz seviyesinden bakan, biraz meraklı, okuduklarıyla gözlemleriyle sorgulayan herhangi bir kişi.
 
Newsweek, L’Express gibi dergilerin kapaklarında ve yüzlerce uluslararası dergi sayfalarında yer aldınız. Bu nasıl gerçekleşti,okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?
Söz konusu dergiler bugün de dünya basınında itibarlı haber ve röportaj dergileri. Özel olarak oralarda yayınlansın diye herhangi talebim olmadı. Ben bir foto muhabiri olarak bulunduğum bölgede, süregelen olayları izlediğimde tıpkı kendi yerel gazetelerim, dergilerim gibi uluslararası medyanın ilgisini çeken olayları belgelediğimde, onlar da kendi kamuoylarını bilgilendirme amacı ile bu haberleri yayınlar. Tabii ki çalıştığınız kurumun güvenilirliği sizin de medya etiğine bağlı kalmanız önemlidir. L’Express ve Newsweek dışında Time, Life, Paris-Match, Stern, Der Spiegel, Geo gibi dergilerde de yüzlerce foto röportajım yayımlandı. Bugün de çok değerli Türk meslektaşlarımın çalışmaları bu dergilerdeyayınlanıyor. Bu durum, mesleğin evrensel ölçekte yapılması ve yapılan çalışmanın evrensel kalitede olması ile ilgili.
 
 
Adınız zaman zaman Ara Güler ile birlikte anılıyor. Bize nasıl tanıştığınızı
anlatabilir misiniz?
Ara Güler benim 10’lu yaşlarımdan itibaren önce “Hayat” dergisinden ardından
da tüm medyadan takip ettiğim; çalışmalarına, tarzına hayranlık duyduğum bir
foto muhabiridir. Foto muhabirliğine başladığım dönemde onunla tanışmak için
bir girişimim oldu. Bunlardan ilki onun çok sık geldiği Cağaloğlu’nda, Anka Ajansı’nda bir kaç gün ofis boy olarak çalışmamdı. Ne yazık ki ilk karşılaşmamızda çok heyecanlandım. Ardından 1977 yılında olaylı geçen 1 Mayıs törenlerinde çektiğim fotoğraflar tanışmamıza vesile oldu. O günden itibaren usta-çırak ilişkisi yıllar sürdü ve 1986 yılından itibaren birlikte ortaksergiler açacak kadar dostluğumuz pekişti. Ondan da Ergin Konuksever’den Gökşin Sipahioğlu’ndan da çok şey öğrendim.
 
Haberci nasıl doğdu?
Kolay taşınabilir minik video kameraların çıkışı ile bir foto muhabirinin röportajları niye
belgesele dönüşmesin diye düşünmüştüm. Tabii fotoğraf çalışmamı aksatmadan
zaman zaman kendi çektiğim görüntüler zaman zaman da bugün öz çekim diye tanımlanan video öz çekimlerimi önce rahmetli Mehmet Ali Birand, bir zamanlar Türk
televizyonculuğunda çığır açan “32. Gün” programında yayınladı. Ardından Uğur Dündar’ın “Tempo” programı için dosya çalışmalar yaptım. Yakın arkadaşım Savaş
Ay’ın “A Takımı” programı ilk kez bir kameraman ile birlikte çalışmanın doğru
olduğunu gösterince, niye ben bir program yapmayayım diye düşündüm. Özellikle
girilmesi zor coğrafyalar, savaş bölgeleri uzmanlık alanım olunca “Haberci” programını ATV kanalına önerdim. Kabul edildi; yüzlerce bölümle adeta Dünya Günlüğü haline dönüşen programı daha sonraki yıllarda Türkiye Notları halinde yerel değerlerimizi tanıtan farklı bir formatla, TRT bünyesinde de sürdürdüm.
 
 
Dünyanın birçok bölgesinden tarihe geçmiş özellikle savaş alanları ve mültecilerin hayatta kalma mücadelelerini fotoğrafladınız. Bu fotoğrafları dünyanın birçok yerinde sergilediniz. Merak ediyoruz bu tür fotoğraf serginizi gezerken neler hissediyorlar ve ne gibi tepki veriyorlar?
En son dünyanın farklı coğrafyalarında mültecilik dramına tanık olmuş beş
meslektaşımla ortaklaşa açtığım “Exodus–dejavu “ sergisine ilişkin konuşabilirim. Bu
serginin Bangkok ayağı geçtiğimiz aylarda açık kaldığı bir hafta boyunca hem Taylandlıların hem ülkeyi ziyaret eden binlerce turistin gezdiği, izlediği bir etkinlikti.
Evrensel bir trajediyi empati yapacak bir şekilde fotoğraflarla sunduğunuzda karşınızdaki insan mutlaka bir mesaj alır. Birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta iki ülkede Suriye ve Arakan’da yaşanan dramı objektif, yalın anlattığınızda mutlaka etkileyici olur. Yeter ki politik söylem ve propagandadan uzak olsun.
 
Kitaplarınız da var. Özellikle “Annemin Yemekleri” ’nden bize biraz bahsedebilir misiniz?
Birbirinden farklı kitaplar yaptım. Bazıları savaş tanıklıklarımı fotoğraflarla ve
anılarımla anlatmıştı. Bazıları da tanık olduğum bazı olaylara ilişkindi.
Annemin Yemekleri kitabı ise çok farklı bir amaç için ortaya çıkan projeydi.
Annem çok ciddi bir sağlık sorunu yaşarken, eşim Müge sayesinde tattığım,
tadı damağımda ve beynimin derinliklerinde kalan unutulmaz lezzetlerin tariflerini kız kardeşim Ayşegül’ün desteğiyle bir makete dönüştürdük. Bir kaç gün evimizde bu yemekleri pişirip, fotoğrafladık. Bu çalışmadan haberdar olan mutfak üreticisi kurumun ajansından bir dostumuzun önerisiyle, geliri bir eğitim vakfına bağışlanmak üzere kitap çıktı. Bu arada annem kalp ameliyatını olmuş yeniden hayata dönmüştü.
 
 
İlk kez deklanşöre bastığınız 1974 yılından günümüze hayatınızda neler
değişti?
Siirt Mücadele gazetesinde kurmaya başladığım hayallerim arasında gezgin
habercilik dışında bir de doktor olmak vardı. Üniversite olarak yönlendirildiğim
bölüm ne yazık ki İşletme olunca bir hayalim eksik kaldı.
Acısı ile tatlısı ile yarım asra yakın bir süre yeryüzünde benden önce bırakılmış
izleri sürdüm. Yaşadım, üzüldüm, sevinçlere, mutluluklara tanık oldum.
Vücudumda derin izler bırakan travmalara rağmen bir göz tanığı olmaktan pişmanlık duymadım. Güzel bir dünya, dünyalık yapmaktan çok daha önemli ve öncelikli oldu bana. Yalnız olmadığımı bilmek, benim gibi düşünenlerin başında eşimin olması ayrı bir mutluluk. Asla demeden hayatta her şeyin başınıza gelebileceğine inanmak bence en önemlisi.
 
Bir gezgin olarak Antalya’nın yayla ilçesi Korkuteli’ne hiç yolunuz düştü
mü? Düştü ise bize yolculuk hikâyenizi anlatabilir misiniz?
Korkuteli’ne tabii ki uğradım. Beni oraya çeken çok değerli dostum Sinan
Demir. Çocukluğunda, rahmetli arkadaşım Tayfun Talipoğlu ile tanışmıştık neredeyse 20 yıl önce. Bana sizin coğrafyanın doğasını, dağlarını, yıldızlarını, çiçeklerini hep o anlattı. İlk Korkuteli’ne geldiğimde, sanki daha önceleri orada yaşamış hissettim.
 
 
Korkuteli Burada Dergisi okuyucularına deneyimli bir fotoğrafçı, haberci,
savaş muhabiri olarak neler söylemek istersiniz?
Korkuteli Burada’nın değerli okuyucuları derginizi yalnız bırakmayınız... Hep var olunuz.

İÇERİĞİN DİĞER FOTOGRAFLARI